|
Abdurrahman TÜMER
|
|
Reyhanlı ilçemizin güzide kitapevlerinden biri olan, ‘’REHBER KİTABEVİ’’ değerli okurlarına kültürel katkı sunmaya devam etmektedir.
Yazarlarımızın son baskı kitapları yanında şimdi de, Reyhanlı İlçemizin yetiştirdiği, halen İstanbul’da ikamet etmekte olan, şiirleri, yazıları televizyonlarda ve radyolarda okunan, Türkiye çapındaki basınlarda yer alan, İstanbul’un birçok semtlerinde ‘’İmza Günü ve Şiir etkinliği’’ düzenleyen Şair-Yazar Abdurrahman TÜMER, i okurlarıyla buluşturuyor.
REHBER KİTABEVİ, Yenişehir Gölünde ve Reyhanlı İlçesinde olmak üzere iki ayrı yer ve günde ‘’İmza Günü Etkinliği’’ düzenleyecektir
Kültürel nitelikteki bu ‘’İmza Günü’’ etkinliğine bütün Reyhanlı Halkını davet etmektedir
1.İMZA GÜNÜ ETKİNLİĞİ
YER : YENİŞEHİR GÖLÜ
TARİH: 11.TEMMÜZ 2010-PAZAR GÜNÜ
SAAT : 17:00-20:30 ARASI
2.İMZA GÜNÜ ETKİNLİĞİ
YER : REYHANLI REHBER KİTABEVİ
TARİH :12.TEMMUZ 2010 PAZARTESİ GÜNÜ
SAAT : 10:00-12:00 ARASI
|
|
A. Hüseyin ABAY
|
|
Bölge tarım bölgesi, halkımızın yüzde 60'ı tarımla iştigal etmekte,ürünler az veya çok geliyor, çiftçimiz iyi veya kötü bi şekilde hayatını idame ettiriyor. Ama iş tarımsal sulamadaki elektriğe gelince akan sular duruyor. Çiftçimizin yüzde 95'nin tarımsal sulamadan dolayı geçmiş borçları bulunmakta.Cepte para olsa illaki bir kısmını gider öder.Başka bölgeler gibi elektriğini kaçak yapıp kursağından haram lokmanın geçmesine müsaade etmez. Çiftçimiz geçimini bunun yanında da arazisinin yeni dönem için ekiminin masraflarını karşılamanın derdinde. Ama gel gelelim ürününü yetiştirmek için en önemli faktör su.Elektrikleri kesilince üretim haliyle duruyor. Şöyle bir bakıyorum da bu konu hakkında Reyhanlı Çukobirlik yönetiminden başka sesi çıkan hiçbir sivil toplum örgütü yok.Sanki hiç bu şehirde yaşamıyorlar,sanki tarımla iştigal etmiyorlar. Yalnız tarımsal elektriklide iş bitmiyor,ilçeyle ilgili tüm konulara karşı duyarsızlar. Eğer bir insan oturduğu koltuğun hakkını veremiyorsa o kurumun üyelerine ve ilçe halkına karşı sorumludur. İlçemiz gün be gün geriye gidiyor deniliyor, işte bunun birinci derece sorumluları sivil toplum örgütleridir. Hizmet bir tek Belediyeye endeksli olmaz. Belediyecilik yönünden ilçede hizmet var.Bunu hiç kimse inkar edemez. Ama bu güne kadar hangi sivil toplum örgütü Reyhanlı için bir fizibilite çalışması yaptı,ilçenin ticari ve ekonomik sorunlarını masaya yatırdı.Sivil toplum örgütleri uyumaya devam ettiği sürece bu ilçe gelişmez. SAYGILARIMLA
HÜSEYİN ABAY Rehber Gazetesi Yazı İşleri Müdürü |
|
Abdurrahman TÜMER
|
|
Sevgili Hemşerilerim
Bir müjdemi daha sizinle paylaşmanın sevinci ve mutluluğu içerisindeyim.
Yıllar öncesinden yazmış olduğum bu şiirlerimi ‘’İSTANBUL 2010 AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ’’ seçilmesinden dolayı ben de bu kitabımı aziz İstanbul’umuzun hatırasına yayınlamaya karar verdim.
Şiirle dost olan, şiiri seven ve İstanbul’da yaşayan bir yüreğin sevda adına, aşk adına, hele hele İstanbul adına birkaç dize yazmaması mümkün değildir.
İşte şiire aşık olan bu yüreğimde öyle yaptı. Kah aşkını anlattı, kah sevdasını, kah İstanbul’ u anlattı bir çok dizesinde, bir çok şiirinde.
Martılarına dokundu o, bir kanadı Asya’da, bir kanadı Avrupa’da olan. Bir kanadı gümüş, bir kanadı kar beyazı renginde olan martılarına, canım İstanbul’umun.
Ne zaman kalemi elime alsam, bir İstanbul sevdası akar gider can evime doğru. Ciğerlerime doldurduğum havayı bile kıskanırım kendimden. İsterim ki, son nefesime kadar tutayım ve içimdeki aşka katık yapayım.
Ey İstanbul! Bu nasıl bir aşk ki, varımı yoğumu verirken sana; gelmişi, geçmişi, zamanı, durdurmak isterim. Sende yaşadığım her dakikayı, her saniye hapsetmek ruhuma…
Haksız da sayılmam hani… Asırlardır yerkürenin en önemli ve en güzel şehirlerinden biri olma özelliğini hiç yitirmedin. Kadim tarihe dayanır gelmiş geçmiş büyük kumandanların rüyalarını süslemen. Hepsinden önemlisi, Peygamberimizin müjdesi sendin. Öyle ki sadece fethi gerçekleştiren kumandanı değil, senin uğrunda can veren askerleri de büyük bir şeref ile yâd etmişti. Bu coşkuyla değil midir 21 yaşındaki delikanlı Sultan Mehmet’in “Ya İstanbul’u alırım ya da İstanbul beni!” sözü? II Mehmet’in, toprağına ayak izi bıraktığı, suyundan içtiği 1453’ten bu yana, adının başına “Fatih” unvanını yazdırıp onu asırlarca yaşatan sen değil misin?
İşte şimdi hak ettiğin yerdesin. Kralsın, şehzadesin, en büyük sultanlar sultanı sensin. 2010 yılının Avrupa Kültür Başkenti İstanbul! Tacın sonsuza kadar daim olsun…
Bunun içinde bu kitabın adını ‘’CAN GÖZÜM GİBİSİN İSTANBUL’’ olsun istedi.
Kitabım MART 2010 da piyasaya çıkacaktır.
Gönlünüzce okumanızı diliyor, şiirce sevgilerimi sunuyorum.
Abdurrahman Tümer
|
|
Abdurrahman TÜMER
|
|
BEN MASTEPELİYİM Ben Mastepe’liyim Yani Reyhanlı’lı Yani Hatay’lı Gün oldu tarlada çalıştım; Temmuz sıcağında, ağustos sıcağında; Çizmeyi giydim, baba yadigarı, siyah olan Küreği attım omzuma; bir çiftçi edasıyla ‘’Yaa nasip’’ kaygısıyla. Başımda şapkamla, tarlada adeta gizdim; Bir başıma çok, ama çook Yanık türküler dizdim; Köy kokan türküler, Yar kokan, Sevda kokan. Ben Mastepe’liyim Yani Reyhanlı’lı Yani Hatay’lı Gün oldu, tavşan kanı çay demledim; köz üstü Bırakırken suyu dört mandala, bir akşam üstü Sular usul usul uzanırken, tarla başlarına Ben çayımı yudumlayıp, başlardım Ferdi’nin: ‘’Susadım çeşmeye varmaz olaydım’’ şarkısına Ben Mastepe’liyim Yani Reyhanlı’lı Yani Hatay’lı Gün olur, dize kadar çamurlara batardım, Gün olur, yorgunluktan mandallarda yatardım, Gün olur, isyanlarıma ‘Kader’ deyip yutardım Haaa! bir günde, bir yolunu bulup, işten kaytarırdım Her gün iş olmaz ya canım, işin doğrusu yani; O beyaz şapkamı giyer, siyah gözlüğümü takardım Motosiklete biner, güzel kızlara hava atardım Birkaç kez düşüp karizmayı çizdim amma, yinede ‘Boş veeer’ deyip, bu dünyanın anasını satardım Bu dünyanın anasını satardım. Dedimya gardaş, ben Mastepe’liyim Yani Reyhanlı’lı Yani Hatay’lı Küçük not defterimi, kalemimi Cebimde taşırdım hep; Olur ya ilham kapımı çaldı Olur ya şiir yazasım geldi Olur ya onun için Dostlar bana ‘şair ‘ derler Tıpkı askerdeyken bölük komutanımın bana dediği gibi Tıpkı sınıf öğretmenimin bana dediği gibi Lise dönemlerimde. ‘Yapmayın’ derdim ‘Eylemeyin ‘derdim Ben kiiiiim, şair kim? ‘Yapmayın ‘derdim, dostlar ‘yapmayın! Anlayacağınız ben şiir yazardım; Şiir hastasıydım Şiirsiz hiç, ama hiç yapamazdım Daha doğrusu şiirsiz yaşayamazdım. Alın derdim; Ceketimi, Gömleğimi, Elimdeki ekmeğimi Alın derdim, alın, her şeyimi; Ama kalemsiz, kağıtsız bırakmayın beni Ama ilhamsız, şiirsiz bırakmayın beni Dostlar! ne olur anlayın beni! Öyle derdim onlara, öyle söylerdim. Ben Mastepe’liyim Yani Reyhanlı’lı Yani Hatay’lı Bizim orda güvercinler olurdu Çeşit çeşit güvercinler; Hünkari, ankut, karakan, şıhselli… Duruşlarındaydı asaleti, süzülüşlerindendi besbelli Köy çocukları çok mutlu olurdu Ellerindeki o el yapımı tahta oyuncakla; Onların gözleri güvercinlerdeydi, Güvercinlerse; mavi göklerde takla takla Gün oldu güz vurdu mahsulü Fiyat vurdu Tefeci vurdu Politikalar vurdu Hayat durdu ardından Yaşam durdu Kısmıştı, bereket elini bizlere Kısmıştı, o tabiat ana Yol görünmüştü artık; Ahmet’e, Mehmet’e, Süleyman’a Gurbet adına. Kimimiz Kıbrıslı oldu Kimimiz Mersinli Kimimizde İstanbullu Bir kaçımız da tabiri caizse, Alamanyalı oldu. Artık güvercinler yok Demli kaçak çayı yok Köy garbında yol boyu etmek yok Köy yok Ana-baba yok Gardaş yok, bacı yok Köy garbında yol boyu etmek yok Yok oğlu yok işte Artık özlem var Artık hasret var Artık yangın var yüreğimizde Yangın var, Hiç sönmeyen. Ben Mastepe’liyim Yani Reyhanlı’lı Yani Hatay’lı Yani yiğitlerin harman olduğu yerden Yani yazları sıcak, kışları yaman olduğu yerden Yani buğday biçimi sonrası saman olduğu yerden Yani şimdiki çiftçi halinin duman olduğu yerden Yani nice dostların, nice arkadaşların uzak olduğu yerden. Adurrahman Tümer 03.06.2009 |
|
|
Abdurrahman TÜMER
|
Martılar çığlık çığlığaydı. İstanbul apartmanları, tatlı bir ikindi sonrası, gölgelerini uzatmış, bir, iki saat sonra kendini kucaklayacak olan geceye bırakıyordu. Sahildeki vapurlar, kafasında, günlerce hesabını ettiği, bir çıkmaz sokak kadar karışık olan düşünceleri gibi bir gidip, bir geliyordu. İlk akşamdan, minarelerin arasından, yükselerek kendini İstanbul’a gösterecek olan, dolunay kadar kararlıydı. Günlerce ağlamaktan yorulmuş, etrafı, mor bir renge bürünen, feri sönmüş, gece karası gözleri, adeta kendisine ‘’Gel, gel’’ diyen boğaza bakıyordu. İçindeki, kurtulamadığı bu kara düşüncelere, bu zor hayallere inat, İstanbul semalarındaki mehtap, ona, hayatı yeniden yaşamaya, hayata yeniden sarılmaya davet eder gibi muhteşem güzellikteydi. Ama ne olursa olsun bunu kafasına koymuştu Tolga. Başka bir çaresi yok gibi görünüyordu. Onsuz olmanın, onsuz yaşamanın, karlı dağlarda, yapayalnız, biçare kalan bir yürek kadar çetindi, zordu onun için. Her şey o gün başlamıştı. O, bahar kadar güzel gözlerini ondan kaçırarak, sebep göstermeden,üzgün ve mahcup bir tavırla,’’ Yapamayacağım, yapamayacağım, bu ilişkiyi daha fazla sürdüremeyeceğim’’ diyerek, bir yıl önce büyük bir mutlulukta parmağına taktığı nişan yüzüğünü çıkarıp,oturmuş oldukları masaya bırakmıştı. Ardından da arkasına bakmadan koşar adımlarla oradan uzaklaşmıştı. İşte Tolga’nın da yıkıldığı an, o an olmuştu. Gözleri, az önce nişanlısının parmaklarında duran, ona, sevgilisiyle bir yıl boyunca yaşadığı o güzel günleri hatırlatan yüzüğe bakakaldı. Denizin orta yerinde vurgun yemiş gibiydi. Bir türlü ellerini kaldırıp, onu, oradan almaya cesaret edememişti. Gururunun kırıldığını, ruhunun incindiğini hissetti. Kendisini hayata bağlayan, umutla geleceğe bakmasını sağlayan nişanlısı, az önce, bir güvercin gibi ellerinin arasından, bir daha dönmemek üzere uçup gitmişti. İşte o günden bu güne kendini boşlukta hissetti Tolga. Terkedilmişlik duygusu içindeydi. Sevgiye giden bütün yollarına gece çökmüştü. Yapa yalnız, sevgisiz ve kimsesizdi. ‘’İnsanların bunca ızdırabını çekip çıkaran dünya, bunca acılarına çare olan dünya, bana niçin duyarsızdı? Bana niçin ilgisizdi?’’diye sitem ediyordu. Ölümü düşünmeye başladı. Ölmek istiyordu. ‘’Ölüm nerdesin?’’ der gibiydi. İşte, tam şu anda ,boğazın bir kenarında kendisi, diğer bir kenarında da, Üsküdar’ın o, ölgün ışıkları bulunmaktaydı. Zaman, ayaklarının dibinden çağlayarak, girdaplar çizerek, gelip geçen, boğazın hırçın suları gibiydi. Mehtap, onu, tekrar hayata bağlamak için, gece boyu sessiz çığlıklarını haykırmaktan yorulmuş olacaktı ki, yenilmiş bir savaşçı edasıyla, yavaş yavaş İstanbul semalarını terk ediyordu. Vakit tamamdı. Yapmalıydı artık. Çektikleri bu acılara son vermeliydi artık Gece, yorgun yorgun, siyah eteğini toplayıp gitmeye hazırlanırken , o, son bir kez, veda eder gibi bir bakışla, yıllardır kahrını çeken İstanbul’a hüzünle baktı. Ve ucu, sonsuzluğa değecek olan, o, ilk adımını büyük bir cesaretle attı. Hayata yenilmiş bir ruhun, dayanılmaz ağrılarının eşliğinde son hamlesini yapmaya kalkışırken, o anda , İstanbul’un seher vakti rüzgarına karışarak, devasa binaların duvarlarından yankı yapa yapa kulağına gelen bir ses duydu. Birden irkildi. Durdu. Bu ses başka bir sesti. Bu ses, umutsuzluğunu billur pınarlara dönüştüren, çoraklaşan ruhuna, bahar esintisi getiren, haz veren, huzur veren bir sesti. Bu ses başka bir sesti. Bu ses, gel diyordu ona, gel, küllendir dağlarının tüm volkanlarını; gel diyordu, gel, taşır umutlarını, gam denizinde. Erit devasa kaygılarını, erit içinde bulunduğun sıkıntılarının tümünü. Bu ses başka bir sesti. Bu ses, gel diyordu ona, gel, gel ki; kurtul tutsağı olduğun sahte sevgilerden. Gel ki; kurtul çöllerine düştüğün sığ tutkulardan. Gel,gel, gel diyordu. Bu ses sıcaktı, sımsıcaktı. Ana sesi kadar şefkat dolu, ana sesi kadar sevgi doluydu. Bu ses, ‘’Allahu Ekber, Allahu Ekber ‘’ diye minarelerden semalara doğru yükselen, ezandı. Ezanın sesiydi. Dinledi. Ezanı hiç bu kadar güzel, hiç bu kadar haz verici duymamıştı. Ona doğru gitmeyi denedi. Olmadı Sanki, sanki ellerinden, sırtından, elbiselerinden yüzlerce el, onu tutup, tekrar aynı girdaba çeker gibi oluyordu. Ezan ‘’gel, gel ‘’ diyordu ona. Bir anda büyük bir güçle kendini silkeleyerek, koşmaya başladı. Kısa bir süre sonra kendini büyük bir huzur içinde, omuz omuza saf tutmuş cemaatin arasında buldu. Alnını seccadeye koymuş hüngür hüngür ağlıyordu. O, artık, gerçek bir sevgili bulmuş, yepyeni bir hayata merhaba demişti.
|
|
A. Hüseyin ABAY
|
|
Eleştirmek kolaydır. Genellikle bu yolu tercih ederiz! Futboldan anlamayız, futbolcuyu, antrenörü eleştiririz, Sanattan anlamayız, sanatçıyı eleştiririz, Yemek pişirmeyi bilmez, aşçıyı eleştiririz, Siyasetten anlamaz, siyasetçiyi eleştiririz… Bazen anladığımız şeyleri de eleştiririz. Velhasıl eleştiriyi severiz. Çünkü eleştirmek kolaydır. Eleştirdiğimiz şeylerin yerine daha iyisini, daha güzelini, daha doğrusunu söylemek işimize gelmez. Özellikle gruplarda yaptığımız eleştirilerde, kendi fikrini de ortaya koyanlara dikkat edersek, sayıları çok azdır. Bu nedenle eğer oturup, kendi fikrimi yazacak kadar zamanım yoksa eleştiriden de kaçınırım. En fazla “siyaset”, “CHP” ve “kadın” konusunda yazıyorum. Bugün eleştirdiğim “siyaset” hakkında düşüncelerimi yazmak, tespitlerimi paylaşmak istiyorum. Siyaset kurumlarının durumuna baktığımız zaman 1980 öncesi ve sonrası diye ikiye ayırmak gerektiğini düşünüyorum. 1980 sonrası yozlaşan bir çok kurum gibi ülkemizdeki siyaset kurumları da yozlaşmıştır. Bunun en temel nedeni “köşe dönmeci” anlayışın siyaset kurumlarını “araç” olarak kullanmasıdır. Gittikçe fakirleşen toplum kesimlerinin, siyasetçi aracılığı ile iş, ekmek olanağına kavuştuğu, iş çevrelerinin siyasetçi aracılığı ile rant elde etmeye başladığı dönemdir bu dönem. Bu dönemde toplusal katmanlar arasında ki fark alt ekonomik grupların aleyhine hızla bozulmuştur. Orta sınıf (orta direk) yok olmuş, zengin daha zengin, fakir daha fakir hale gelmiştir. Hızla türeyen zenginler, herkesin iştahını kabartmaktadır. Zenginliğin yolunun siyaset ilişkisinden geçtiğini görenler de, siyasetçi ile farklı diyaloglara girmeye başlamışlardır. Sermaye, doğal süreci içinde yıllara dayalı olarak değil, üç-beş yılda oluşmaya başlamıştır. Mantar gibi birden ortaya çıkan zenginlerle tanıştık bu yıllarda. Oluşan yeni zenginlerin kullandığı siyaset ilişkileri de “bal tutan parmağını yalar” misali, pastadan pay istemeye başlayınca, artık kirlenme hızla büyüyen kanserli ur gibi yayılmaya başlamıştır. Yine siyasette partizanlığın hızla arttığı dönemlerdir bu yıllar. İktidarda kalmak isteyen bürokrasi, siyasetçinin kul, kölesi olmuştur. Karşılıklı menfaat ilişkileri kurulmuştur. Siyaset , iş dünyası, bürokrasi üçgeni ülkedeki çürümenin şeytan üçgenine dönüşmüştür… Halk ise bu kapılarda kul yapılmıştır… Köyden kente plansız göçün sonucunda kentlerde oluşan işsizler ordusu, siyaset kurumlarını umut kapısı olarak görmüşlerdir. Oluşturulan yerel dernek ve vakıflar aracılığı ile kitlesel gücü elinde tutanlar, iktidarlardan nasibini almış ve hızla yayılmaya başlamıştır. Bunu dini temelde örgütlenmeler izlemiş Alevi-Sünni-Tarikat örgütlenmeleri siyasetçinin kolay elde edebileceği oy depoları olarak destek görmüştür. Bu tarz örgütlenmelerin başındakiler siyasetçilerle kol kola girerek hemşeri, tarikat oylarını pazarlamışlardır. Özellikle yerel yönetimler, belediyeler rantın merkezi halinle gelmiştir. Yetkileri artırılan başkanlar gücün merkezi olmuşlardır. Seçimler öncesinde yapılan pazarlıklar, simit tablalarına kadar verilen sözler, sokaklardaki araç park mafyaları, büfeler, imar afları, yeşil alanların konuta, konut alanlarının ticari alana çevrilmesi verilen oylar karşılığında çok kolayca elde edilen rantlar olmuştur. Kentler, modern kent olmaktan çok kasabalara dönüşmüştür. Planlı kentleşme olanağı ortadan kalkmıştır. Bir sonraki seçimi düşünen siyasetçinin amacı, seçmen gruplarının önderlerini memnun etmek olunca asli görevlerini unutmuşlardır. Merkezi yönetimlerde de durum farklı değildir. Özellikle icraatçı bakanlıkların dağıttığı rant ve aynı paralelde zenginleşen bakanlar alıştığımız görüntülerdir. 1980 sonrası zenginleşen siyasetçi, bürokrat ticari yaşama hareketlilik getirmiş, özellikle inşaat sektörüne büyük katkı koymuştur! Aldığı maaşın çok çok fazlası değerlerde konutlara sahip olan bu kesimler için mütahitler her geçen gün daha pahalı ve lüks konutlar yapmışlardır. Yıllar önce yazdığım “Gölbaşı’nın Villaları” adlı köşe yazımda bu durumu sorgulamış, ve bu lüks villaların “kimlere ait olduğuna bakıldığında devletteki çürümenin hangi boyuta geldiğini anlarsınız” demiştim. Bu süreçte yazılı ve görsel medya da nasibini almıştır. Basın sektöründekiler farklı sektörlerde de faaliyete başlamış, siyaseti arkasına alanlar, füze hızı ile büyümüş karşılıklı güç dengelerini korumak için iktidarları kendilerine mahkum etmişlerdir. Öyle ki, iktidar iddiası olanlar basın sektörü ile ilişkilerini tanzim etmekle yola çıkar olmuşlardır. Bozulan toplumsal denge siyaset kurumlarında da hızla kendini göstermiş, siyasi partilerin örgüt kademelerinde görev alanlar, partilerinin iktidarları tarafından beslenmişlerdir. Bu ilişki siyasi parti yöneticilerine müthiş bir güç kazandırmıştır. Kayıtsız şartsız iktidardaki güce tapınmanın arkasında böyle bir menfaat aşkı ilişkisi vardır. Siyasi partilerdeki demokratik kanalların yerini, menfaat ilişkileri ve emir komuta zinciri almıştır. Görevlerini tam olarak yapanlar ödüllendirilmiş, ödülünü alanlar daha sadık ve gözü kara sahiplenmiştir efendisini! Seçimlerde adaylıklar bu ilişkilere paralel olarak dağıtılmıştır. Her kademede seçilmişlerin kalitesi düşmüş, siyasetçi “rantçı” olmuştur. Bu rant bazen “para”, bazen iktidar gücü ile “tatmin” olarak karşımıza çıkmıştır. Gelecek kaygısı kişiyi kendini kurtarmak için yol aramaya yönlendirmiş, toplumsal kalkınma, barış, hoşgörü ve sevginin yerini, bireysel kurtuluş arayan kirlenmiş bir topluma terk etmiştir. Kirlenen toplum siyasetçiyi, bürokrasiyi beslemiş, onlarda toplumu… bu süreç; tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan döngüsüne dönüşmüştür… Bu sisteme ayak uyduramayan, işini bilen “akıllılardan” olamayanlar sistemin dışına çıkmak zorunda kalmıştır. Tıpkı hasat yapan köylünün kalburundaki taşları ayıklaması gibi ayıklanmışlardır teker teker… sisteme ters düşenlere yaşama şansı tanınmamıştır. Ya aynı değerlerle yarışa girmeye zorlanmış, ya da yok edilmişlerdir… Bütün bu süreçte geliştirilen rantçı anlayış, sağ-sol dinlememiş bütün yapılara, partilere egemen olmuştur.
“Bu düzen değişmelidir” güzel bir slogandır hala… Ama nasıl? Şimdi bunu düşünme, konuşma zamanıdır… Sevgiyle ve dostça kalın. |
|
Muhip YEŞİL
|
Ben Seni Sevdim ÖylesineBen seni sevdim ölesiye, Yazdıklarıma aldırma, yaptıklarıma da, Haykırışlarıma da sessiz feryatlara da Ben seni sevdim öylesine.
Bir güldün bana ilk yaz gibi, Çiy altında tomurcuklanmış. Son güzün krizantemi oldun, Karlar altında son gülüşlü.
Islık ıslık cemreler düştü, Çığlık çığlığaydı feryatlar. Ben severken ilk yazın gençliğinde, Öylesine bir sevdaydı benimki.
Bu sevda ölesiye, Bu sevda karanlık bir gece. Bu sevdanın güneşi yok Ben seni sevdim öylesine.
>>>>> Yazı Gösterim Altı >>>>>> --> |
|
Abdurrahman TÜMER
|
SEMA /FİLİSTİNLİ Önce babasını vurdular Sonra abisini En son annesiyle o küçücük kardeşini Şimdi delik deşik duvarlar arasında Yıkık çökük odalar içinde Gözlerini ufka vurmuş Ağzını bıçak açmayan Tek başına,tek başına kalan Sekiz yaşında sema. Annesini hayal ediyordu besbelli O güzel yüzünü O melek yüzünü Küçücük kardeşiyle oynayışını O minicik ellerini tutuşunu Yanaklarına küçücük öpücükler konduruşunu Bunları hayal ediyordu besbelli Bir gecede Her şey bir gecede oldu Hain gölgeler gibi geldiler Kundaktaki kardeşinin masumca gülüşlerini duydular Yapmayın dedi babası Allah'tan korkun Onlar daha bir çocuk Yapmayın, Ne olur yapmayın diyemeden Korkakça,kalleşçe,barbarca vurdular Kan içinde koydular Kana boyadılar O küçücük sineleri O küçücük bedenleri O tomurcuk çiçekleri Şimdi tek başına Kaç gündür dinmeyen gözyaşlarıyla Ailesi için kurduğu hayalleriyle Yerde paramparça olmuş oyuncaklarıyla Sema karanlıklar içinde Sema aç Sema susuz Sema o geceden beri uykusuz Sema garip Sema mahsun Sema artık tek başına Görün bu zulmü,görün Allah aşkına
Abdurrahman Tümer
|
|