Yazarlar


BEN MASTEPELİYİM PDF Yazdır E-posta
Abdurrahman TÜMER

BEN MASTEPELİYİM

 

Ben Mastepe’liyim

Yani Reyhanlı’lı

Yani Hatay’lı

Gün oldu tarlada çalıştım;

Temmuz sıcağında, ağustos sıcağında;

Çizmeyi giydim, baba yadigarı, siyah olan

Küreği attım omzuma; bir çiftçi edasıyla

‘’Yaa nasip’’  kaygısıyla.

Başımda şapkamla, tarlada adeta gizdim;

Bir başıma çok, ama çook

Yanık türküler dizdim;

Köy kokan türküler,

Yar kokan,

Sevda kokan.

 

Ben Mastepe’liyim

Yani Reyhanlı’lı

Yani Hatay’lı

Gün oldu, tavşan kanı çay demledim; köz üstü

Bırakırken suyu dört mandala, bir akşam üstü

Sular usul usul uzanırken, tarla başlarına

Ben çayımı yudumlayıp, başlardım Ferdi’nin:

‘’Susadım çeşmeye varmaz olaydım’’ şarkısına

 

Ben Mastepe’liyim

Yani Reyhanlı’lı

Yani Hatay’lı

Gün olur, dize kadar çamurlara batardım,

Gün olur, yorgunluktan mandallarda yatardım,

Gün olur, isyanlarıma ‘Kader’ deyip yutardım

 

Haaa! bir günde, bir yolunu bulup, işten kaytarırdım

Her gün iş olmaz ya canım, işin doğrusu yani;

O beyaz şapkamı giyer, siyah gözlüğümü takardım

Motosiklete biner, güzel kızlara hava atardım

Birkaç kez düşüp karizmayı çizdim amma, yinede

‘Boş veeer’ deyip, bu dünyanın anasını satardım

Bu dünyanın anasını satardım.

Dedimya gardaş, ben Mastepe’liyim

Yani Reyhanlı’lı

Yani Hatay’lı

 

 

Küçük not defterimi, kalemimi

Cebimde taşırdım hep;

Olur ya ilham kapımı çaldı

Olur ya şiir yazasım geldi

Olur ya onun için

 

Dostlar bana ‘şair ‘ derler

Tıpkı askerdeyken bölük komutanımın bana dediği gibi

Tıpkı sınıf öğretmenimin bana dediği gibi

Lise dönemlerimde.

 

‘Yapmayın’ derdim

‘Eylemeyin ‘derdim

Ben kiiiiim, şair kim?

‘Yapmayın ‘derdim, dostlar ‘yapmayın!

 

Anlayacağınız ben şiir yazardım;

Şiir hastasıydım

Şiirsiz hiç, ama hiç yapamazdım

Daha doğrusu şiirsiz yaşayamazdım.

 

Alın derdim;

Ceketimi,

Gömleğimi,

Elimdeki ekmeğimi

Alın derdim, alın, her şeyimi;

Ama kalemsiz, kağıtsız bırakmayın beni

Ama ilhamsız, şiirsiz bırakmayın beni

Dostlar! ne olur anlayın beni!

Öyle derdim onlara, öyle söylerdim.

 

 Ben Mastepe’liyim

Yani Reyhanlı’lı

Yani Hatay’lı

Bizim orda güvercinler olurdu

Çeşit çeşit güvercinler;

Hünkari, ankut, karakan, şıhselli…

Duruşlarındaydı asaleti, süzülüşlerindendi besbelli

Köy çocukları çok  mutlu olurdu

Ellerindeki o el yapımı tahta oyuncakla;

Onların gözleri güvercinlerdeydi,

Güvercinlerse; mavi göklerde takla takla

 

 

Gün oldu güz vurdu mahsulü

Fiyat vurdu

Tefeci vurdu

Politikalar vurdu

Hayat durdu ardından

Yaşam durdu

Kısmıştı, bereket elini bizlere

Kısmıştı, o tabiat ana

Yol görünmüştü artık; Ahmet’e, Mehmet’e, Süleyman’a

Gurbet adına.

 

Kimimiz Kıbrıslı oldu

Kimimiz Mersinli

Kimimizde İstanbullu

Bir kaçımız da tabiri caizse, Alamanyalı oldu.

 

Artık güvercinler yok

Demli kaçak çayı yok

Köy garbında yol boyu etmek yok

Köy yok

Ana-baba yok

Gardaş yok, bacı yok

Köy garbında yol boyu etmek yok

Yok oğlu yok işte

 

Artık özlem var

Artık hasret var

Artık yangın var yüreğimizde

Yangın var,

Hiç sönmeyen.

 

Ben Mastepe’liyim

Yani Reyhanlı’lı

Yani Hatay’lı

Yani yiğitlerin harman olduğu yerden

Yani yazları sıcak, kışları yaman olduğu yerden

Yani buğday biçimi sonrası saman olduğu yerden

Yani şimdiki çiftçi halinin duman olduğu yerden

Yani nice dostların, nice arkadaşların uzak olduğu yerden.

 

 

Adurrahman Tümer

 

03.06.2009

 
GERÇEK SEVGİ PDF Yazdır E-posta
Abdurrahman TÜMER
Martılar çığlık çığlığaydı.

İstanbul apartmanları, tatlı bir ikindi sonrası, gölgelerini uzatmış, bir, iki saat sonra kendini kucaklayacak olan geceye bırakıyordu.

Sahildeki vapurlar, kafasında, günlerce hesabını ettiği, bir çıkmaz sokak kadar karışık olan düşünceleri gibi bir gidip, bir geliyordu.

İlk akşamdan, minarelerin arasından, yükselerek kendini İstanbul’a gösterecek olan, dolunay kadar kararlıydı.

Günlerce ağlamaktan yorulmuş, etrafı, mor bir renge bürünen, feri sönmüş, gece karası gözleri, adeta kendisine ‘’Gel, gel’’ diyen boğaza bakıyordu.

İçindeki, kurtulamadığı bu kara düşüncelere, bu zor hayallere inat, İstanbul semalarındaki mehtap, ona, hayatı yeniden yaşamaya, hayata yeniden sarılmaya davet eder gibi muhteşem güzellikteydi.

Ama ne olursa olsun bunu kafasına koymuştu Tolga. Başka bir çaresi yok gibi görünüyordu.

Onsuz olmanın, onsuz yaşamanın, karlı dağlarda, yapayalnız, biçare kalan bir yürek kadar çetindi, zordu onun için.
Her şey o gün başlamıştı.

O, bahar kadar güzel gözlerini ondan kaçırarak, sebep göstermeden,üzgün ve mahcup bir tavırla,’’ Yapamayacağım, yapamayacağım, bu ilişkiyi daha fazla sürdüremeyeceğim’’ diyerek, bir yıl önce büyük bir mutlulukta parmağına taktığı nişan yüzüğünü çıkarıp,oturmuş oldukları masaya bırakmıştı. Ardından da arkasına bakmadan koşar adımlarla oradan uzaklaşmıştı.

İşte Tolga’nın da yıkıldığı an, o an olmuştu.

Gözleri, az önce nişanlısının parmaklarında duran, ona, sevgilisiyle bir yıl boyunca yaşadığı o güzel günleri hatırlatan yüzüğe bakakaldı. Denizin orta yerinde vurgun yemiş gibiydi.

Bir türlü ellerini kaldırıp, onu, oradan almaya cesaret edememişti.
Gururunun kırıldığını, ruhunun incindiğini hissetti.

Kendisini hayata bağlayan, umutla geleceğe bakmasını sağlayan nişanlısı, az önce, bir güvercin gibi ellerinin arasından, bir daha dönmemek üzere uçup gitmişti.

İşte o günden bu güne kendini boşlukta hissetti Tolga.

Terkedilmişlik duygusu içindeydi. Sevgiye giden bütün yollarına gece çökmüştü.
Yapa yalnız, sevgisiz ve kimsesizdi.
‘’İnsanların bunca ızdırabını çekip çıkaran dünya, bunca acılarına çare olan dünya, bana niçin duyarsızdı? Bana niçin ilgisizdi?’’diye sitem ediyordu.

Ölümü düşünmeye başladı. Ölmek istiyordu. ‘’Ölüm nerdesin?’’ der gibiydi.

İşte, tam şu anda ,boğazın bir kenarında kendisi, diğer bir kenarında da, Üsküdar’ın o, ölgün ışıkları bulunmaktaydı.
Zaman, ayaklarının dibinden çağlayarak, girdaplar çizerek, gelip geçen, boğazın hırçın suları gibiydi.

Mehtap, onu, tekrar hayata bağlamak için, gece boyu sessiz çığlıklarını haykırmaktan yorulmuş olacaktı ki, yenilmiş bir savaşçı edasıyla, yavaş yavaş İstanbul semalarını terk ediyordu.

Vakit tamamdı.

Yapmalıydı artık. Çektikleri bu acılara son vermeliydi artık

Gece, yorgun yorgun, siyah eteğini toplayıp gitmeye hazırlanırken , o, son bir kez, veda eder gibi bir bakışla, yıllardır kahrını çeken İstanbul’a hüzünle baktı.

Ve ucu, sonsuzluğa değecek olan, o, ilk adımını büyük bir cesaretle attı.
Hayata yenilmiş bir ruhun, dayanılmaz ağrılarının eşliğinde son hamlesini yapmaya kalkışırken, o anda , İstanbul’un seher vakti rüzgarına karışarak, devasa binaların duvarlarından yankı yapa yapa kulağına gelen bir ses duydu.

Birden irkildi.

Durdu.

Bu ses başka bir sesti. Bu ses, umutsuzluğunu billur pınarlara dönüştüren, çoraklaşan ruhuna, bahar esintisi getiren, haz veren, huzur veren bir sesti.
Bu ses başka bir sesti. Bu ses, gel diyordu ona, gel, küllendir dağlarının tüm volkanlarını;
gel diyordu, gel, taşır umutlarını, gam denizinde. Erit devasa kaygılarını, erit içinde bulunduğun sıkıntılarının tümünü.

Bu ses başka bir sesti. Bu ses, gel diyordu ona, gel, gel ki; kurtul tutsağı olduğun sahte sevgilerden. Gel ki; kurtul çöllerine düştüğün sığ tutkulardan. Gel,gel, gel diyordu.

Bu ses sıcaktı, sımsıcaktı. Ana sesi kadar şefkat dolu, ana sesi kadar sevgi doluydu.

Bu ses, ‘’Allahu Ekber, Allahu Ekber ‘’ diye minarelerden semalara doğru yükselen, ezandı.
Ezanın sesiydi.

Dinledi.
Ezanı hiç bu kadar güzel, hiç bu kadar haz verici duymamıştı.

Ona doğru gitmeyi denedi.
Olmadı
Sanki, sanki ellerinden, sırtından, elbiselerinden yüzlerce el, onu tutup, tekrar aynı girdaba çeker gibi oluyordu.

Ezan ‘’gel, gel ‘’ diyordu ona.
Bir anda büyük bir güçle kendini silkeleyerek, koşmaya başladı.

Kısa bir süre sonra kendini büyük bir huzur içinde, omuz omuza saf tutmuş cemaatin arasında buldu. Alnını seccadeye koymuş hüngür hüngür ağlıyordu.
O, artık, gerçek bir sevgili bulmuş, yepyeni bir hayata merhaba demişti.
 
ELEŞTİRİ PDF Yazdır E-posta
A. Hüseyin ABAY

Eleştirmek kolaydır. Genellikle bu yolu tercih ederiz!

Futboldan anlamayız, futbolcuyu, antrenörü eleştiririz,

Sanattan anlamayız, sanatçıyı eleştiririz,

Yemek pişirmeyi bilmez, aşçıyı eleştiririz,

Siyasetten anlamaz, siyasetçiyi eleştiririz…

Bazen anladığımız şeyleri de eleştiririz. Velhasıl eleştiriyi severiz. Çünkü eleştirmek kolaydır. Eleştirdiğimiz şeylerin yerine daha iyisini, daha güzelini, daha doğrusunu söylemek işimize gelmez. Özellikle gruplarda yaptığımız eleştirilerde, kendi fikrini de ortaya koyanlara dikkat edersek, sayıları çok azdır. Bu nedenle eğer oturup, kendi fikrimi yazacak kadar zamanım yoksa eleştiriden de kaçınırım.

En fazla “siyaset”, “CHP” ve “kadın” konusunda yazıyorum. Bugün eleştirdiğim “siyaset” hakkında düşüncelerimi yazmak, tespitlerimi paylaşmak istiyorum.

Siyaset kurumlarının durumuna baktığımız zaman 1980 öncesi ve sonrası diye ikiye ayırmak gerektiğini düşünüyorum. 1980 sonrası yozlaşan bir çok kurum gibi ülkemizdeki siyaset kurumları da yozlaşmıştır. Bunun en temel nedeni “köşe dönmeci” anlayışın siyaset kurumlarını “araç” olarak kullanmasıdır.

Gittikçe fakirleşen toplum kesimlerinin, siyasetçi aracılığı ile iş, ekmek olanağına kavuştuğu, iş çevrelerinin siyasetçi aracılığı ile rant elde etmeye başladığı dönemdir bu dönem. Bu dönemde toplusal katmanlar arasında ki fark alt ekonomik grupların aleyhine hızla bozulmuştur. Orta sınıf (orta direk) yok olmuş, zengin daha zengin, fakir daha fakir hale gelmiştir.

Hızla türeyen zenginler, herkesin iştahını kabartmaktadır. Zenginliğin yolunun siyaset ilişkisinden geçtiğini görenler de, siyasetçi ile farklı diyaloglara girmeye başlamışlardır. Sermaye, doğal süreci içinde yıllara dayalı olarak değil, üç-beş yılda oluşmaya başlamıştır. Mantar gibi birden ortaya çıkan zenginlerle tanıştık bu yıllarda.

Oluşan yeni zenginlerin kullandığı siyaset ilişkileri de “bal tutan parmağını yalar” misali, pastadan pay istemeye başlayınca, artık kirlenme hızla büyüyen kanserli ur gibi yayılmaya başlamıştır.

Yine siyasette partizanlığın hızla arttığı dönemlerdir bu yıllar. İktidarda kalmak isteyen bürokrasi, siyasetçinin kul, kölesi olmuştur. Karşılıklı menfaat ilişkileri kurulmuştur. Siyaset , iş dünyası, bürokrasi üçgeni ülkedeki çürümenin şeytan üçgenine dönüşmüştür… Halk ise bu kapılarda kul yapılmıştır…

Köyden kente plansız göçün sonucunda kentlerde oluşan işsizler ordusu, siyaset kurumlarını umut kapısı olarak görmüşlerdir. Oluşturulan yerel dernek ve vakıflar aracılığı ile kitlesel gücü elinde tutanlar, iktidarlardan nasibini almış ve hızla yayılmaya başlamıştır. Bunu dini temelde örgütlenmeler izlemiş Alevi-Sünni-Tarikat örgütlenmeleri siyasetçinin kolay elde edebileceği oy depoları olarak destek görmüştür. Bu tarz örgütlenmelerin başındakiler siyasetçilerle kol kola girerek hemşeri, tarikat oylarını pazarlamışlardır.

Özellikle yerel yönetimler, belediyeler rantın merkezi halinle gelmiştir. Yetkileri artırılan başkanlar gücün merkezi olmuşlardır. Seçimler öncesinde yapılan pazarlıklar, simit tablalarına kadar verilen sözler, sokaklardaki araç park mafyaları, büfeler, imar afları, yeşil alanların konuta, konut alanlarının ticari alana çevrilmesi verilen oylar karşılığında çok kolayca elde edilen rantlar olmuştur.

Kentler, modern kent olmaktan çok kasabalara dönüşmüştür. Planlı kentleşme olanağı ortadan kalkmıştır. Bir sonraki seçimi düşünen siyasetçinin amacı, seçmen gruplarının önderlerini memnun etmek olunca asli görevlerini unutmuşlardır.

Merkezi yönetimlerde de durum farklı değildir. Özellikle icraatçı bakanlıkların dağıttığı rant ve aynı paralelde zenginleşen bakanlar alıştığımız görüntülerdir.

1980 sonrası zenginleşen siyasetçi, bürokrat ticari yaşama hareketlilik getirmiş, özellikle inşaat sektörüne büyük katkı koymuştur! Aldığı maaşın çok çok fazlası değerlerde konutlara sahip olan bu kesimler için mütahitler her geçen gün daha pahalı ve lüks konutlar yapmışlardır. Yıllar önce yazdığım “Gölbaşı’nın Villaları” adlı köşe yazımda bu durumu sorgulamış, ve bu lüks villaların “kimlere ait olduğuna bakıldığında devletteki çürümenin hangi boyuta geldiğini anlarsınız” demiştim.

Bu süreçte yazılı ve görsel medya da nasibini almıştır. Basın sektöründekiler farklı sektörlerde de faaliyete başlamış, siyaseti arkasına alanlar, füze hızı ile büyümüş karşılıklı güç dengelerini korumak için iktidarları kendilerine mahkum etmişlerdir. Öyle ki, iktidar iddiası olanlar basın sektörü ile ilişkilerini tanzim etmekle yola çıkar olmuşlardır.

Bozulan toplumsal denge siyaset kurumlarında da hızla kendini göstermiş, siyasi partilerin örgüt kademelerinde görev alanlar, partilerinin iktidarları tarafından beslenmişlerdir. Bu ilişki siyasi parti yöneticilerine müthiş bir güç kazandırmıştır. Kayıtsız şartsız iktidardaki güce tapınmanın arkasında böyle bir menfaat aşkı ilişkisi vardır. Siyasi partilerdeki demokratik kanalların yerini, menfaat ilişkileri ve emir komuta zinciri almıştır. Görevlerini tam olarak yapanlar ödüllendirilmiş, ödülünü alanlar daha sadık ve gözü kara sahiplenmiştir efendisini!

Seçimlerde adaylıklar bu ilişkilere paralel olarak dağıtılmıştır. Her kademede seçilmişlerin kalitesi düşmüş, siyasetçi “rantçı” olmuştur. Bu rant bazen “para”, bazen iktidar gücü ile “tatmin” olarak karşımıza çıkmıştır.

Gelecek kaygısı kişiyi kendini kurtarmak için yol aramaya yönlendirmiş, toplumsal kalkınma, barış, hoşgörü ve sevginin yerini, bireysel kurtuluş arayan kirlenmiş bir topluma terk etmiştir. Kirlenen toplum siyasetçiyi, bürokrasiyi beslemiş, onlarda toplumu… bu süreç; tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan döngüsüne dönüşmüştür…

Bu sisteme ayak uyduramayan, işini bilen “akıllılardan” olamayanlar sistemin dışına çıkmak zorunda kalmıştır. Tıpkı hasat yapan köylünün kalburundaki taşları ayıklaması gibi ayıklanmışlardır teker teker… sisteme ters düşenlere yaşama şansı tanınmamıştır. Ya aynı değerlerle yarışa girmeye zorlanmış, ya da yok edilmişlerdir…

Bütün bu süreçte geliştirilen rantçı anlayış, sağ-sol dinlememiş bütün yapılara, partilere egemen olmuştur.


“Bu düzen değişmelidir” güzel bir slogandır hala…

Ama nasıl?

Şimdi bunu düşünme, konuşma zamanıdır…

Sevgiyle ve dostça kalın.

 
Ben Seni Sevdim Öylesine PDF Yazdır E-posta
Muhip YEŞİL

Ben Seni Sevdim Öylesine

Ben seni sevdim ölesiye,
Yazdıklarıma aldırma, yaptıklarıma da,
Haykırışlarıma da sessiz feryatlara da
Ben seni sevdim öylesine.

Bir güldün bana ilk yaz gibi,
Çiy altında tomurcuklanmış.
Son güzün krizantemi oldun,
Karlar altında son gülüşlü.

Islık ıslık cemreler düştü,
Çığlık çığlığaydı feryatlar.
Ben severken ilk yazın gençliğinde,
Öylesine bir sevdaydı benimki.

Bu sevda ölesiye,
Bu sevda karanlık bir gece.
Bu sevdanın güneşi yok
Ben seni sevdim öylesine.


Ben Seni Sevdim Öylesine

>>>>> Yazı Gösterim Altı >>>>>> -->
 
SEMA /FİLİSTİNLİ PDF Yazdır E-posta
Abdurrahman TÜMER
SEMA /FİLİSTİNLİ
 
Önce babasını vurdular
Sonra abisini
En son annesiyle o küçücük kardeşini
 
Şimdi delik deşik duvarlar arasında
Yıkık çökük odalar içinde
Gözlerini ufka vurmuş
Ağzını bıçak açmayan
Tek başına,tek başına kalan
Sekiz yaşında sema.
 
Annesini hayal ediyordu besbelli
O güzel yüzünü
O melek yüzünü
Küçücük kardeşiyle oynayışını
O minicik ellerini tutuşunu
Yanaklarına küçücük öpücükler konduruşunu
Bunları hayal ediyordu besbelli
 
 
Bir gecede
Her şey bir gecede oldu
Hain gölgeler gibi geldiler
Kundaktaki kardeşinin masumca gülüşlerini duydular
Yapmayın dedi babası
Allah'tan korkun
Onlar daha bir çocuk
Yapmayın,
Ne olur yapmayın diyemeden
Korkakça,kalleşçe,barbarca vurdular
Kan içinde koydular
Kana boyadılar
O küçücük sineleri
O küçücük bedenleri
O tomurcuk çiçekleri
 
 
Şimdi tek başına
Kaç gündür dinmeyen gözyaşlarıyla
Ailesi için kurduğu hayalleriyle
Yerde paramparça olmuş oyuncaklarıyla
 
Sema karanlıklar içinde
Sema aç
Sema susuz
Sema o geceden beri uykusuz
 
Sema garip
Sema mahsun
Sema artık tek başına
Görün bu zulmü,görün Allah aşkına

Abdurrahman Tümer
 
ALLAH BELANI VERSİN PDF Yazdır E-posta
Abdurrahman TÜMER
Tüm yarınları karartan
Bebeklere kurşun atan
Utan İsrail, artık utan
Allah belanı versin
 
Camiye,okula bomba attın
Masum çocukları hep ağlattın
Ana yüreklerini dağlattın
Allah belanı versin
 
Taş üstünde taş koymadın
Vampir gibi kana doymadın
Katildir,canidir gayri adın
Allah belanı versin
 
Seni gözü dönmüş İsrailli
Seni katil, çirkef dilli
Cehennemliksin besbelli
Allah belanı versin
 
Bu katliama susanlar
Barış için caka satanlar
Katil tarafını tutanlar
Allah belanı versin
 
 
Abdurrahman TÜMER
 
BEN GAZZE'YİM PDF Yazdır E-posta
Abdurrahman TÜMER
BEN GAZZE'YİM
 
Ben Gazze'yim
Karanlıktır sokaklarım
Barut kokar,fosfor kokar,
ölüm kokar
Ne garip bir insanlıktır ki;
Tüm dünya oturmuş sadece bakar.
 
    Ben Gazze'yim
    Bebeklerin feryatları yükselir gecelerimde
    Kundaktaki bebeklerin
    Henüz gün yüzü görmeyen,
    Henüz daha gözlerini açmayan.
 
Ben Gazze'yim
İnsanlığın onurunu koruyorum tek başıma
Tek başıma direniyorum,tek başıma,
Bedenimi siper ederek, kanla, canla
Tanka karşı, topa karşı, sapanla.
 
    Ben Gazze'yim
    Güneş doğmaz şafaklarımda
    Çiçek açmaz bahçelerimde
    Gökyüzümde uçurtmalarım yok benim
    Hepsini vurdular,hepsini.
 
Ben Gazze'yim
Kan akar caddelerim
Barbar kurşunlarla vurulmuş yerde yatar körpelerim,
Gör dünya, gör, zalim dünya gör,
Bir avuç toprak üstünde,delik deşik her yerim.
 
Abdurrahman Tümer
 
BEN FİLİSTİNLİ BİR ÇOCUĞUM PDF Yazdır E-posta
Abdurrahman TÜMER
Ben Filistinli bir çocuğum
Kimse konuşmasın benimle
Hiç kimse,hepinize küsüm
Göz yaşı kaderim oldu,
Kan lekeleri süsüm.  

    Ben Filistinli bir çocuğum
    Boşuna gelmeyin yanıma
    Boşuna ümit vermeyin,
    Artık, oyun oynayamam sizinle
    Koşamam , tutamam artık
    Ellerim yok benim,ayaklarımda
    Hepsini aldılar benden,hepsini
    Şimdi soruyorum;bulabilir misiniz bir çare,
    Alayım yenisini

Ben Filistinli bir çocuğum
Siz ,dünya çocukları,
Size sesleniyorum
Siz aydınlık içinde yaşarken
Derslerinize çalışırken sıcacık odalarınızda
Ben, burada,her an ölümü bekliyorum
Her an ölümü bekliyorum.

     Ben Filistinli bir çocuğum
    Gökyüzümde uçaklar dolaşır benim
    Bomba yüklü,füze yüklü uçaklar
    Birazdan, ya benim,
    Ya da, kundaktaki kardeşime nişan alacaklar

 Ben Filistinli bir çocuğum
Vücudumun bir kısmı buz kesiyor yavaş yavaş
Başım dönüyor, gözlerim kararıyor yavaş yavaş
Kastınız; benim bu minicik canımsa eğer,
Alın,alın,sizin olsun,yeter ki bitsin bu kanlı savaş  

Ben Filistinli bir çocuğum
Sizden bir şey istemedim aslında
Yine de, yine de çok gördünüz yaşamayı bana,
Canınız sağ olsun,Canınız sağ olsun,
İşte,küçücük bir tabutun içindeyim şimdi,
Gidiyorum,
Bu dünya sizin olsun
           Bu dünya sizin olsun      
Abdurrahman TÜMER
 
Daha Fazla İçerik...
«BaşlangıçÖnceki123456SonrakiSon»

JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL