A. Hüseyin ABAY
ELEŞTİRİ PDF Yazdır E-posta
Yazarlar - A. Hüseyin ABAY

Eleştirmek kolaydır. Genellikle bu yolu tercih ederiz!

Futboldan anlamayız, futbolcuyu, antrenörü eleştiririz,

Sanattan anlamayız, sanatçıyı eleştiririz,

Yemek pişirmeyi bilmez, aşçıyı eleştiririz,

Siyasetten anlamaz, siyasetçiyi eleştiririz…

Bazen anladığımız şeyleri de eleştiririz. Velhasıl eleştiriyi severiz. Çünkü eleştirmek kolaydır. Eleştirdiğimiz şeylerin yerine daha iyisini, daha güzelini, daha doğrusunu söylemek işimize gelmez. Özellikle gruplarda yaptığımız eleştirilerde, kendi fikrini de ortaya koyanlara dikkat edersek, sayıları çok azdır. Bu nedenle eğer oturup, kendi fikrimi yazacak kadar zamanım yoksa eleştiriden de kaçınırım.

En fazla “siyaset”, “CHP” ve “kadın” konusunda yazıyorum. Bugün eleştirdiğim “siyaset” hakkında düşüncelerimi yazmak, tespitlerimi paylaşmak istiyorum.

Siyaset kurumlarının durumuna baktığımız zaman 1980 öncesi ve sonrası diye ikiye ayırmak gerektiğini düşünüyorum. 1980 sonrası yozlaşan bir çok kurum gibi ülkemizdeki siyaset kurumları da yozlaşmıştır. Bunun en temel nedeni “köşe dönmeci” anlayışın siyaset kurumlarını “araç” olarak kullanmasıdır.

Gittikçe fakirleşen toplum kesimlerinin, siyasetçi aracılığı ile iş, ekmek olanağına kavuştuğu, iş çevrelerinin siyasetçi aracılığı ile rant elde etmeye başladığı dönemdir bu dönem. Bu dönemde toplusal katmanlar arasında ki fark alt ekonomik grupların aleyhine hızla bozulmuştur. Orta sınıf (orta direk) yok olmuş, zengin daha zengin, fakir daha fakir hale gelmiştir.

Hızla türeyen zenginler, herkesin iştahını kabartmaktadır. Zenginliğin yolunun siyaset ilişkisinden geçtiğini görenler de, siyasetçi ile farklı diyaloglara girmeye başlamışlardır. Sermaye, doğal süreci içinde yıllara dayalı olarak değil, üç-beş yılda oluşmaya başlamıştır. Mantar gibi birden ortaya çıkan zenginlerle tanıştık bu yıllarda.

Oluşan yeni zenginlerin kullandığı siyaset ilişkileri de “bal tutan parmağını yalar” misali, pastadan pay istemeye başlayınca, artık kirlenme hızla büyüyen kanserli ur gibi yayılmaya başlamıştır.

Yine siyasette partizanlığın hızla arttığı dönemlerdir bu yıllar. İktidarda kalmak isteyen bürokrasi, siyasetçinin kul, kölesi olmuştur. Karşılıklı menfaat ilişkileri kurulmuştur. Siyaset , iş dünyası, bürokrasi üçgeni ülkedeki çürümenin şeytan üçgenine dönüşmüştür… Halk ise bu kapılarda kul yapılmıştır…

Köyden kente plansız göçün sonucunda kentlerde oluşan işsizler ordusu, siyaset kurumlarını umut kapısı olarak görmüşlerdir. Oluşturulan yerel dernek ve vakıflar aracılığı ile kitlesel gücü elinde tutanlar, iktidarlardan nasibini almış ve hızla yayılmaya başlamıştır. Bunu dini temelde örgütlenmeler izlemiş Alevi-Sünni-Tarikat örgütlenmeleri siyasetçinin kolay elde edebileceği oy depoları olarak destek görmüştür. Bu tarz örgütlenmelerin başındakiler siyasetçilerle kol kola girerek hemşeri, tarikat oylarını pazarlamışlardır.

Özellikle yerel yönetimler, belediyeler rantın merkezi halinle gelmiştir. Yetkileri artırılan başkanlar gücün merkezi olmuşlardır. Seçimler öncesinde yapılan pazarlıklar, simit tablalarına kadar verilen sözler, sokaklardaki araç park mafyaları, büfeler, imar afları, yeşil alanların konuta, konut alanlarının ticari alana çevrilmesi verilen oylar karşılığında çok kolayca elde edilen rantlar olmuştur.

Kentler, modern kent olmaktan çok kasabalara dönüşmüştür. Planlı kentleşme olanağı ortadan kalkmıştır. Bir sonraki seçimi düşünen siyasetçinin amacı, seçmen gruplarının önderlerini memnun etmek olunca asli görevlerini unutmuşlardır.

Merkezi yönetimlerde de durum farklı değildir. Özellikle icraatçı bakanlıkların dağıttığı rant ve aynı paralelde zenginleşen bakanlar alıştığımız görüntülerdir.

1980 sonrası zenginleşen siyasetçi, bürokrat ticari yaşama hareketlilik getirmiş, özellikle inşaat sektörüne büyük katkı koymuştur! Aldığı maaşın çok çok fazlası değerlerde konutlara sahip olan bu kesimler için mütahitler her geçen gün daha pahalı ve lüks konutlar yapmışlardır. Yıllar önce yazdığım “Gölbaşı’nın Villaları” adlı köşe yazımda bu durumu sorgulamış, ve bu lüks villaların “kimlere ait olduğuna bakıldığında devletteki çürümenin hangi boyuta geldiğini anlarsınız” demiştim.

Bu süreçte yazılı ve görsel medya da nasibini almıştır. Basın sektöründekiler farklı sektörlerde de faaliyete başlamış, siyaseti arkasına alanlar, füze hızı ile büyümüş karşılıklı güç dengelerini korumak için iktidarları kendilerine mahkum etmişlerdir. Öyle ki, iktidar iddiası olanlar basın sektörü ile ilişkilerini tanzim etmekle yola çıkar olmuşlardır.

Bozulan toplumsal denge siyaset kurumlarında da hızla kendini göstermiş, siyasi partilerin örgüt kademelerinde görev alanlar, partilerinin iktidarları tarafından beslenmişlerdir. Bu ilişki siyasi parti yöneticilerine müthiş bir güç kazandırmıştır. Kayıtsız şartsız iktidardaki güce tapınmanın arkasında böyle bir menfaat aşkı ilişkisi vardır. Siyasi partilerdeki demokratik kanalların yerini, menfaat ilişkileri ve emir komuta zinciri almıştır. Görevlerini tam olarak yapanlar ödüllendirilmiş, ödülünü alanlar daha sadık ve gözü kara sahiplenmiştir efendisini!

Seçimlerde adaylıklar bu ilişkilere paralel olarak dağıtılmıştır. Her kademede seçilmişlerin kalitesi düşmüş, siyasetçi “rantçı” olmuştur. Bu rant bazen “para”, bazen iktidar gücü ile “tatmin” olarak karşımıza çıkmıştır.

Gelecek kaygısı kişiyi kendini kurtarmak için yol aramaya yönlendirmiş, toplumsal kalkınma, barış, hoşgörü ve sevginin yerini, bireysel kurtuluş arayan kirlenmiş bir topluma terk etmiştir. Kirlenen toplum siyasetçiyi, bürokrasiyi beslemiş, onlarda toplumu… bu süreç; tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan döngüsüne dönüşmüştür…

Bu sisteme ayak uyduramayan, işini bilen “akıllılardan” olamayanlar sistemin dışına çıkmak zorunda kalmıştır. Tıpkı hasat yapan köylünün kalburundaki taşları ayıklaması gibi ayıklanmışlardır teker teker… sisteme ters düşenlere yaşama şansı tanınmamıştır. Ya aynı değerlerle yarışa girmeye zorlanmış, ya da yok edilmişlerdir…

Bütün bu süreçte geliştirilen rantçı anlayış, sağ-sol dinlememiş bütün yapılara, partilere egemen olmuştur.


“Bu düzen değişmelidir” güzel bir slogandır hala…

Ama nasıl?

Şimdi bunu düşünme, konuşma zamanıdır…

Sevgiyle ve dostça kalın.

 
Reyhanlı’nın Kurtuluşuna doğru… PDF Yazdır E-posta
Yazarlar - A. Hüseyin ABAY
8 Temmuz 1939, geride kalan 69 yıl… Her kurtuluş yıldönümünde olduğu gibi bu yılda Reyhanlı halkı aynı coşku ve heyecanla sevincini gösterecek ve eğlencelere katılacaktır. Bu yılki programların daha yoğun olması bizleri ayrıca memnun etmiştir.
Gelecek yıllarda da hep beraber coşku dolu güzellikleri yaşamak dileğiyle…
HATAY TARİHİ
Birinci Dünya Savaşını kaybetmemizden dolayı bütün cephelerde olduğu gibi Filistin ve Suriye’den Osmanlı Ordusu da 1918 Eylül ayı sonlarına doğru görev bölgesinden çekilmeye başladı. İngilizler 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Anlaşması hükümlerine göre 25 Kasım 1918’de İskenderun Sancağına Asker çıkardılar. 7 Aralık 1918 tarihinde Antakya’ya giren Fransız askerlerine devrettiler. Yerli halktan bir grubun Fransız yönetimine karşı mücadele kararı alması ile Sancakta ilk direniş hareketinin çekirdeği kurulmuş oldu. Ankara Antlaşması hükümlerine göre Fransızlar Adana, Mersin, Kilis, Antep’i boşaltırken Hatay’ı İskenderun sancağı adı altında ve özel bir statü içinde, Fransız Mandası olarak yönetilmekte olan Suriye Devletine bağladılar. Ortaya çıkan bu yeni durum üzerine Fransa’nın Suriye üzerindeki, manda yönetiminin sona ereceği 1935 yılından sonra İskenderun Sancağının geleceğini, Türk nüfusun çıkarlarına uygun bir neticeye ulaştırmak amacında olan Türkler Fransızların engelleme gayretlerine rağmen hedeflerine ulaşmak için yoğun bir propaganda faaliyetine girdiler. Milletler Cemiyetince kabul edilen tasarı neticesinde Ekim 1937’de Antakya ve İskenderun’da Türk Konsoloslukları açıldı. İleride yapılacak olan Millet Meclisi seçimine esas olacak sayım işleminde, adilane hareket edilmeyip, Türkler aleyhine bir tavır takınılması üzerine durum Türkiye Cumhuriyetine, Fransız Hükümetine ve Milletler Cemiyetine duyuruldu.
Alınan karar gereğince Fransız ve Türk Askerlerinden oluşan askeri birlikler eşit şekilde yerleştirildi. 1937 yılı başında, Hatay’daki huzursuzluğu gündemine alarak görüşen Milletler Cemiyeti,‘…Her Hatay’lı dilediği cemaat listesine yazılmak ve rey vermek hakkına sahiptir’’ maddesini içeren Türk tezini kabul etti ve yapılacak olan halk oylaması için Antakya’ya bir gözlemci heyeti gönderdi. Heyetin halk oylaması sonucunda 15 Mayıs 1937’de kabul edilen taslağa göre Sancak, iç işlerinde bağımsız, dış işleri, maliye, gümrük işlerinde Suriye’ye bağlı kalacaktı. Sancağın toprak bütünlüğü Türkiye ve Fransa’nın garantörlüğü altındaydı.
Bunun neticesinde 5 Temmuz 1938’de Kurmay Albay Şükrü Kanatlı Komutasındaki Türk Alayı törenle Antakya’ya girdi. Yapılan seçim neticesinde nüfus yoğunluğuna göre milletvekilleri tespit edilip meclis oluşturuldu. 2 Eylül 1938 günü toplanan Hatay Millet Meclisi, Tayfur Sökmen’i Hatay Devleti Cumhurbaşkanı seçti. Bir süre sonra Fransız idaresindeki Suriye Devleti ile Hatay Devleti arasında bazı konularda yetki ve yönetim açısından baş gösteren anlaşmazlıklar giderek büyüdü. Suriye hududunun Fransızlar tarafından kapatılması, öteden beri düşlenen Hatay’ın Anavatan’a katılması hedefi için pek olumlu bir ortam yaratmıştı. Nihayet Fransa Hükümeti arasında yapılan anlaşmaya uygun olarak, Hatay millet meclisinin 23 Haziran 1939’da oy birliği ile aldığı karar gereğince Hatay Devleti, Türkiye Cumhuriyetine katıldı.
 
 
REYHANLININ AŞİRET YAPISI PDF Yazdır E-posta
Yazarlar - A. Hüseyin ABAY

    Benim   aşiretim  senin  aşiretini  döver. Çocukların  kendi  aralarında  benim  babam  senin  babanı  döver  gibi  iddiada bulunmaları  gibi  bir  mizansen.
Yıllardır  süregelen  bir birliktelik ve  aşiret  kültürünün  Reyhanlımıza  kattığı  müspet ve  menfi yönleri  neler.
    Aşiret  demek  belli  bir  kökenden  gelip  kendilerine  göre gelenek   ve görenekleri  olan  büyük  aile  topluluğudur. Aşiret türünde  saygı, sevgi, insanlara  yardımcı  olma, büyüklerin  sözünü  dinleme, kötülüklerin  karşısında  durma, iyiliklerin  destekçisi olma  ön  plandadır.                            Günümüzde  maalesef  kendi  kişisel  çıkarları için     bazı  kişi  ve  gruplar  bu  güzel  birlikteliğin  arasına  nifak  sokmakta ve  huzursuzluk  yaratmaktalar.
         Aşiretlerde  bir  renkler  mozaiğidir. Her  renk  önemlidir, her  rengin kendine  göre  güzelliği vardır, hiçbir  renk  diğerinden  önemli  değildir.
Bizlere  değer  katan, bizi  iyi  insan  yapan  yönlerimiz  maddi  değil manevi  yönlerimizdir. Manevi  yönlerimiz  bizim  rengimizdir. İnsanlarda öyledir, herkes eşit  doğar  ve  doğru  tercihler  yapıp  doğru  yaşadıktan sonra  hiç  kimse  diğerinden  üstün  değildir. Bir  kişiyi  veya  bir  topluluğu  değerlendirirken  de  önce  ona  insan  boyutuyla  bakmak  gerekir. Çünkü  hepimiz  insan  olarak  geldik  ve  asıl  başarı  doğru   ve  düzgün  bir  insan  olarak  yaşayabilme  gücüne  ulaşmaktır. Mal- mülk, mevki-makam iyi  bir insan  olmak  için  yeterli  olmaz, sadece  zengin  biri  olmamızı  veya  makam sahibi  olmamızı  sağlar. Ama  asıl  önemli  olan  insan  olma  ve  toplumsal değerlere  sahip  çıkmaktır.
    Kişinin  yapmış  olduğu  yanlış  karşısında  tüm  toplumu  yargılamanın hiçbir  geçerli   yanı  yoktur. Bunun  yanında da  yapılan  yanlış  karşısında onu  savunmanın, ona  sahiplenmenin  topluma  vermiş  olduğu  zararı görmemenin  de  doğru  bir  mantığı  yoktur. İnsanlarımız  hızlı  bir  şekilde
paraya  ve  güce  kavuştuklarında  bu  onlara  yetmiyor, bu   para   ve  gücün üstünlüğünü  başkalarına  göstermek  arayışına  giriyorlar. Bu   para  ve  güç ile  başkalarından  farklı  olduklarını  sergilemekten  hoşlanıyorlar. Açık anlatımıyla  kim  olduklarını  unutuyorlar.
    Aşiret  kültürünü  yaşamak  bir   nevi  kötülüklerden  arınmak  demektir.Sosyal  yapının  yozlaştığı  günümüzde  yitirilen  değer  yargıları  kapanmaz yaralar  haline  gelmiştir. Birlikte  yaşama  olgusu  yerini  kıskançlığa, birbirini     çekememeye, husumete, rant  kavgasına   bırakmış, alabildiğine  problemler artmıştır. Geçmişten günümüze kadar  süregelen  adetler  yerini  tele vole kültürüne  bırakmış, yozlaşmanın  önüne  geçilemez  duruma  gelinmiştir.Batı  kültürünün  bizim  kültürümüzle  bağdaşan  hiçbir  yanı  yoktur.
Buna  rağmen  bizim  yeni  yetişen  neslimiz  onu  örnek  almakta ve  o  kültürün  bizim  gelenek  ve  göreneklerimize uymayan  yapısından dolayı  aşiret  kültürünün  yok  olmasına  neden  olmaktadırlar.                                                                                  Sözün  özü  bu  güzel  renkler  mozaiğinin  birlik  ve     beraberlik içinde  yıllardır  süren  birlikteliğine  zarar  gelmemesi  için  mücadele etme, gençlerimize  ve  çocuklarımıza  aşiret  kültürünü  anlatmak  ve yaşatmak  olmalıdır.  SAYGILARIMLA…      
 
KİŞİLİK YERİNİ PARAYA KAPTIRDI PDF Yazdır E-posta
Yazarlar - A. Hüseyin ABAY
   Toplumların  değişiminde  önce  değer  yargılarının  değiştiğini  görmekteyiz. Değişen  değer  yargılarının topumu    olumsuz olarak  nasıl  etkilediğini  hep  beraber  gözlemlemekteyiz. Kişilik  değerlerinin  yerini  paranın  aldığını ve de  ilişkilerde  ön  planda  olduğunu, bunun da  toplumu  olumsuz  olarak  etkilediği, büyük  bir  çıkmaza  sürüklediği  aşikardır.      
      
 
YEREL BASININ ÖNEMİ… PDF Yazdır E-posta
Yazarlar - A. Hüseyin ABAY
Ulusal  basın  her  yere,  her  habere  yetişemez. Yetişse  dahi o bölgeyle  ilgili  doyurucu  bilgileri  okuyucularına  yeterli  bir  şekilde  aktaramaz, işte  o  zaman  gerekli  bilgi, haber  ve  olaylarla  ilgili  yorumları  yerel  medya  devreye  girerek  okuyucularına  aktarmaya  çalışır.Ama  doğru  haberi yayınlamak, haberin  içeriğini  aslına  uygun  bulup  okuyucularına  ulaştırmak, haberlerle  ilgili   doğru yorumlar  yaparak  okuyucuları  aydınlatmak  asli görevidir.  
 
«BaşlangıçÖnceki12SonrakiSon»

JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL