|
Yazarlar -
Abdurrahman TÜMER
|
|
Sevgili Hemşerilerim
Bir müjdemi daha sizinle paylaşmanın sevinci ve mutluluğu içerisindeyim.
Yıllar öncesinden yazmış olduğum bu şiirlerimi ‘’İSTANBUL 2010 AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ’’ seçilmesinden dolayı ben de bu kitabımı aziz İstanbul’umuzun hatırasına yayınlamaya karar verdim.
Şiirle dost olan, şiiri seven ve İstanbul’da yaşayan bir yüreğin sevda adına, aşk adına, hele hele İstanbul adına birkaç dize yazmaması mümkün değildir.
İşte şiire aşık olan bu yüreğimde öyle yaptı. Kah aşkını anlattı, kah sevdasını, kah İstanbul’ u anlattı bir çok dizesinde, bir çok şiirinde.
Martılarına dokundu o, bir kanadı Asya’da, bir kanadı Avrupa’da olan. Bir kanadı gümüş, bir kanadı kar beyazı renginde olan martılarına, canım İstanbul’umun.
Ne zaman kalemi elime alsam, bir İstanbul sevdası akar gider can evime doğru. Ciğerlerime doldurduğum havayı bile kıskanırım kendimden. İsterim ki, son nefesime kadar tutayım ve içimdeki aşka katık yapayım.
Ey İstanbul! Bu nasıl bir aşk ki, varımı yoğumu verirken sana; gelmişi, geçmişi, zamanı, durdurmak isterim. Sende yaşadığım her dakikayı, her saniye hapsetmek ruhuma…
Haksız da sayılmam hani… Asırlardır yerkürenin en önemli ve en güzel şehirlerinden biri olma özelliğini hiç yitirmedin. Kadim tarihe dayanır gelmiş geçmiş büyük kumandanların rüyalarını süslemen. Hepsinden önemlisi, Peygamberimizin müjdesi sendin. Öyle ki sadece fethi gerçekleştiren kumandanı değil, senin uğrunda can veren askerleri de büyük bir şeref ile yâd etmişti. Bu coşkuyla değil midir 21 yaşındaki delikanlı Sultan Mehmet’in “Ya İstanbul’u alırım ya da İstanbul beni!” sözü? II Mehmet’in, toprağına ayak izi bıraktığı, suyundan içtiği 1453’ten bu yana, adının başına “Fatih” unvanını yazdırıp onu asırlarca yaşatan sen değil misin?
İşte şimdi hak ettiğin yerdesin. Kralsın, şehzadesin, en büyük sultanlar sultanı sensin. 2010 yılının Avrupa Kültür Başkenti İstanbul! Tacın sonsuza kadar daim olsun…
Bunun içinde bu kitabın adını ‘’CAN GÖZÜM GİBİSİN İSTANBUL’’ olsun istedi.
Kitabım MART 2010 da piyasaya çıkacaktır.
Gönlünüzce okumanızı diliyor, şiirce sevgilerimi sunuyorum.
Abdurrahman Tümer
|
|
Yazarlar -
Abdurrahman TÜMER
|
|
BEN MASTEPELİYİM Ben Mastepe’liyim Yani Reyhanlı’lı Yani Hatay’lı Gün oldu tarlada çalıştım; Temmuz sıcağında, ağustos sıcağında; Çizmeyi giydim, baba yadigarı, siyah olan Küreği attım omzuma; bir çiftçi edasıyla ‘’Yaa nasip’’ kaygısıyla. Başımda şapkamla, tarlada adeta gizdim; Bir başıma çok, ama çook Yanık türküler dizdim; Köy kokan türküler, Yar kokan, Sevda kokan. Ben Mastepe’liyim Yani Reyhanlı’lı Yani Hatay’lı Gün oldu, tavşan kanı çay demledim; köz üstü Bırakırken suyu dört mandala, bir akşam üstü Sular usul usul uzanırken, tarla başlarına Ben çayımı yudumlayıp, başlardım Ferdi’nin: ‘’Susadım çeşmeye varmaz olaydım’’ şarkısına Ben Mastepe’liyim Yani Reyhanlı’lı Yani Hatay’lı Gün olur, dize kadar çamurlara batardım, Gün olur, yorgunluktan mandallarda yatardım, Gün olur, isyanlarıma ‘Kader’ deyip yutardım Haaa! bir günde, bir yolunu bulup, işten kaytarırdım Her gün iş olmaz ya canım, işin doğrusu yani; O beyaz şapkamı giyer, siyah gözlüğümü takardım Motosiklete biner, güzel kızlara hava atardım Birkaç kez düşüp karizmayı çizdim amma, yinede ‘Boş veeer’ deyip, bu dünyanın anasını satardım Bu dünyanın anasını satardım. Dedimya gardaş, ben Mastepe’liyim Yani Reyhanlı’lı Yani Hatay’lı Küçük not defterimi, kalemimi Cebimde taşırdım hep; Olur ya ilham kapımı çaldı Olur ya şiir yazasım geldi Olur ya onun için Dostlar bana ‘şair ‘ derler Tıpkı askerdeyken bölük komutanımın bana dediği gibi Tıpkı sınıf öğretmenimin bana dediği gibi Lise dönemlerimde. ‘Yapmayın’ derdim ‘Eylemeyin ‘derdim Ben kiiiiim, şair kim? ‘Yapmayın ‘derdim, dostlar ‘yapmayın! Anlayacağınız ben şiir yazardım; Şiir hastasıydım Şiirsiz hiç, ama hiç yapamazdım Daha doğrusu şiirsiz yaşayamazdım. Alın derdim; Ceketimi, Gömleğimi, Elimdeki ekmeğimi Alın derdim, alın, her şeyimi; Ama kalemsiz, kağıtsız bırakmayın beni Ama ilhamsız, şiirsiz bırakmayın beni Dostlar! ne olur anlayın beni! Öyle derdim onlara, öyle söylerdim. Ben Mastepe’liyim Yani Reyhanlı’lı Yani Hatay’lı Bizim orda güvercinler olurdu Çeşit çeşit güvercinler; Hünkari, ankut, karakan, şıhselli… Duruşlarındaydı asaleti, süzülüşlerindendi besbelli Köy çocukları çok mutlu olurdu Ellerindeki o el yapımı tahta oyuncakla; Onların gözleri güvercinlerdeydi, Güvercinlerse; mavi göklerde takla takla Gün oldu güz vurdu mahsulü Fiyat vurdu Tefeci vurdu Politikalar vurdu Hayat durdu ardından Yaşam durdu Kısmıştı, bereket elini bizlere Kısmıştı, o tabiat ana Yol görünmüştü artık; Ahmet’e, Mehmet’e, Süleyman’a Gurbet adına. Kimimiz Kıbrıslı oldu Kimimiz Mersinli Kimimizde İstanbullu Bir kaçımız da tabiri caizse, Alamanyalı oldu. Artık güvercinler yok Demli kaçak çayı yok Köy garbında yol boyu etmek yok Köy yok Ana-baba yok Gardaş yok, bacı yok Köy garbında yol boyu etmek yok Yok oğlu yok işte Artık özlem var Artık hasret var Artık yangın var yüreğimizde Yangın var, Hiç sönmeyen. Ben Mastepe’liyim Yani Reyhanlı’lı Yani Hatay’lı Yani yiğitlerin harman olduğu yerden Yani yazları sıcak, kışları yaman olduğu yerden Yani buğday biçimi sonrası saman olduğu yerden Yani şimdiki çiftçi halinin duman olduğu yerden Yani nice dostların, nice arkadaşların uzak olduğu yerden. Adurrahman Tümer 03.06.2009 |
|
|
Yazarlar -
Abdurrahman TÜMER
|
Martılar çığlık çığlığaydı. İstanbul apartmanları, tatlı bir ikindi sonrası, gölgelerini uzatmış, bir, iki saat sonra kendini kucaklayacak olan geceye bırakıyordu. Sahildeki vapurlar, kafasında, günlerce hesabını ettiği, bir çıkmaz sokak kadar karışık olan düşünceleri gibi bir gidip, bir geliyordu. İlk akşamdan, minarelerin arasından, yükselerek kendini İstanbul’a gösterecek olan, dolunay kadar kararlıydı. Günlerce ağlamaktan yorulmuş, etrafı, mor bir renge bürünen, feri sönmüş, gece karası gözleri, adeta kendisine ‘’Gel, gel’’ diyen boğaza bakıyordu. İçindeki, kurtulamadığı bu kara düşüncelere, bu zor hayallere inat, İstanbul semalarındaki mehtap, ona, hayatı yeniden yaşamaya, hayata yeniden sarılmaya davet eder gibi muhteşem güzellikteydi. Ama ne olursa olsun bunu kafasına koymuştu Tolga. Başka bir çaresi yok gibi görünüyordu. Onsuz olmanın, onsuz yaşamanın, karlı dağlarda, yapayalnız, biçare kalan bir yürek kadar çetindi, zordu onun için. Her şey o gün başlamıştı. O, bahar kadar güzel gözlerini ondan kaçırarak, sebep göstermeden,üzgün ve mahcup bir tavırla,’’ Yapamayacağım, yapamayacağım, bu ilişkiyi daha fazla sürdüremeyeceğim’’ diyerek, bir yıl önce büyük bir mutlulukta parmağına taktığı nişan yüzüğünü çıkarıp,oturmuş oldukları masaya bırakmıştı. Ardından da arkasına bakmadan koşar adımlarla oradan uzaklaşmıştı. İşte Tolga’nın da yıkıldığı an, o an olmuştu. Gözleri, az önce nişanlısının parmaklarında duran, ona, sevgilisiyle bir yıl boyunca yaşadığı o güzel günleri hatırlatan yüzüğe bakakaldı. Denizin orta yerinde vurgun yemiş gibiydi. Bir türlü ellerini kaldırıp, onu, oradan almaya cesaret edememişti. Gururunun kırıldığını, ruhunun incindiğini hissetti. Kendisini hayata bağlayan, umutla geleceğe bakmasını sağlayan nişanlısı, az önce, bir güvercin gibi ellerinin arasından, bir daha dönmemek üzere uçup gitmişti. İşte o günden bu güne kendini boşlukta hissetti Tolga. Terkedilmişlik duygusu içindeydi. Sevgiye giden bütün yollarına gece çökmüştü. Yapa yalnız, sevgisiz ve kimsesizdi. ‘’İnsanların bunca ızdırabını çekip çıkaran dünya, bunca acılarına çare olan dünya, bana niçin duyarsızdı? Bana niçin ilgisizdi?’’diye sitem ediyordu. Ölümü düşünmeye başladı. Ölmek istiyordu. ‘’Ölüm nerdesin?’’ der gibiydi. İşte, tam şu anda ,boğazın bir kenarında kendisi, diğer bir kenarında da, Üsküdar’ın o, ölgün ışıkları bulunmaktaydı. Zaman, ayaklarının dibinden çağlayarak, girdaplar çizerek, gelip geçen, boğazın hırçın suları gibiydi. Mehtap, onu, tekrar hayata bağlamak için, gece boyu sessiz çığlıklarını haykırmaktan yorulmuş olacaktı ki, yenilmiş bir savaşçı edasıyla, yavaş yavaş İstanbul semalarını terk ediyordu. Vakit tamamdı. Yapmalıydı artık. Çektikleri bu acılara son vermeliydi artık Gece, yorgun yorgun, siyah eteğini toplayıp gitmeye hazırlanırken , o, son bir kez, veda eder gibi bir bakışla, yıllardır kahrını çeken İstanbul’a hüzünle baktı. Ve ucu, sonsuzluğa değecek olan, o, ilk adımını büyük bir cesaretle attı. Hayata yenilmiş bir ruhun, dayanılmaz ağrılarının eşliğinde son hamlesini yapmaya kalkışırken, o anda , İstanbul’un seher vakti rüzgarına karışarak, devasa binaların duvarlarından yankı yapa yapa kulağına gelen bir ses duydu. Birden irkildi. Durdu. Bu ses başka bir sesti. Bu ses, umutsuzluğunu billur pınarlara dönüştüren, çoraklaşan ruhuna, bahar esintisi getiren, haz veren, huzur veren bir sesti. Bu ses başka bir sesti. Bu ses, gel diyordu ona, gel, küllendir dağlarının tüm volkanlarını; gel diyordu, gel, taşır umutlarını, gam denizinde. Erit devasa kaygılarını, erit içinde bulunduğun sıkıntılarının tümünü. Bu ses başka bir sesti. Bu ses, gel diyordu ona, gel, gel ki; kurtul tutsağı olduğun sahte sevgilerden. Gel ki; kurtul çöllerine düştüğün sığ tutkulardan. Gel,gel, gel diyordu. Bu ses sıcaktı, sımsıcaktı. Ana sesi kadar şefkat dolu, ana sesi kadar sevgi doluydu. Bu ses, ‘’Allahu Ekber, Allahu Ekber ‘’ diye minarelerden semalara doğru yükselen, ezandı. Ezanın sesiydi. Dinledi. Ezanı hiç bu kadar güzel, hiç bu kadar haz verici duymamıştı. Ona doğru gitmeyi denedi. Olmadı Sanki, sanki ellerinden, sırtından, elbiselerinden yüzlerce el, onu tutup, tekrar aynı girdaba çeker gibi oluyordu. Ezan ‘’gel, gel ‘’ diyordu ona. Bir anda büyük bir güçle kendini silkeleyerek, koşmaya başladı. Kısa bir süre sonra kendini büyük bir huzur içinde, omuz omuza saf tutmuş cemaatin arasında buldu. Alnını seccadeye koymuş hüngür hüngür ağlıyordu. O, artık, gerçek bir sevgili bulmuş, yepyeni bir hayata merhaba demişti.
|
|
Yazarlar -
Abdurrahman TÜMER
|
SEMA /FİLİSTİNLİ Önce babasını vurdular Sonra abisini En son annesiyle o küçücük kardeşini Şimdi delik deşik duvarlar arasında Yıkık çökük odalar içinde Gözlerini ufka vurmuş Ağzını bıçak açmayan Tek başına,tek başına kalan Sekiz yaşında sema. Annesini hayal ediyordu besbelli O güzel yüzünü O melek yüzünü Küçücük kardeşiyle oynayışını O minicik ellerini tutuşunu Yanaklarına küçücük öpücükler konduruşunu Bunları hayal ediyordu besbelli Bir gecede Her şey bir gecede oldu Hain gölgeler gibi geldiler Kundaktaki kardeşinin masumca gülüşlerini duydular Yapmayın dedi babası Allah'tan korkun Onlar daha bir çocuk Yapmayın, Ne olur yapmayın diyemeden Korkakça,kalleşçe,barbarca vurdular Kan içinde koydular Kana boyadılar O küçücük sineleri O küçücük bedenleri O tomurcuk çiçekleri Şimdi tek başına Kaç gündür dinmeyen gözyaşlarıyla Ailesi için kurduğu hayalleriyle Yerde paramparça olmuş oyuncaklarıyla Sema karanlıklar içinde Sema aç Sema susuz Sema o geceden beri uykusuz Sema garip Sema mahsun Sema artık tek başına Görün bu zulmü,görün Allah aşkına
Abdurrahman Tümer
|
|